Reklam Alanı (Gövde Üst Reklam) Bu alana reklam ver

Camii Kebir Yıkılmamalı

MÜFİT ONBAŞI tarafından
26 Ağustos, 2012 11:23 tarihinde yayınlandı /Güncelleme: 22.03.2024 11:52
Okuma Süresi: 9dk
Yorum Sayısı: 0
Reklam Alanı (İçerik Öncesi) Bu alana reklam ver

Çubuklu Şuayip Yaman’dan yine Çubuk hakkında geniş çaplı araştırma yazısını ilçe halkının yorumuna sunuyor.

             İlçede, son günlerde Camii Kebir ile ilgili hummalı bir çalışma var. Camii Kebir’in yıkılıp, yerine “Osmanlı Mimarisi” ile ‘lüks ve çok katlı’ bir cami inşa edilecekmiş…

 Güya, İlçede büyük bir camiye ihtiyaç varmış ve 1961 yılında yapılan Camii Kebir yıkılıp yerine 18 metre eninde 30 metre uzunluğunda, iki bin kişi kapasiteli Çubuk’a yakışır, lüks ve muhteşem bir cami yapılacakmış, bu konuda ‘Mütevelli Heyeti’ bile oluşturulmuş, 3-5 aya kadar da yıkım işleri başlayacakmış.. İlçenin ileri gelenleri ve zenginleri böyle münasip görmüşler.

Şimdiye kadar yapılan camiler Çubukluya yakışmıyor muydu?

Camii Kebir 1600 kişi kapasiteli, yeni yapılacak cami ise 2000 kişi kapasiteli olacakmış. 400 kişilik cemaat için 5-6 milyon lira harcamak israf değil de nedir?

             Ayrıca yeni yapılacak camide kütüphane ve oto park da olacakmış.. Yıllarca okuduğu Arapça surelerin Türkçe mealini bile merak edip öğrenemeyen insanlar, kütüphanede oturup kitap mı okuyacaklar? Camii Kebir’in karşısında ki Kültür Evi’nde kütüphane var. Gidin bakın oturup çay içmek, dedikodu yapmak varken, kaç kitabın bir sayfası açılıp okunmuş? Yine, Cami’nin etrafındaki sokak ve caddelere ücretsiz park yapmak varken hangi araç sahibi yeni yapılacak camideki ücretli oto parka aracını park edecek? Bu kültürü şimdiye kadar verdiniz mi?

                                               CAMİLER SADE OLMALIDIR

             İslam ''tevazu'' dinidir diye öğretildik, öyle inandık. ''Şaşaa, görkem İslam dinine yakışmaz'' diye düşündük. Camilerde mihrap ve kürsü sade olmalı, lüks ve ihtişamdan kaçınılmalıdır.

Cami, Allah’ın huzuruna çıkıp O’na secdeye vardığımız yerdir.

 Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Camiler yeryüzünün en kutsal yerleridir. Yeryüzünde Allah’ın evleri, mescitlerdir.”

 Yeryüzünde, Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevi ve Mescid-i Aksa, sonra da camiler en kutsal yerlerdir.

 Cami, Müslümanlar için bir sığınaktır, bunca dert ve sıkıntının içinde bir huzur evidir.

 Cami, isteklerin, dua ve ibadetlerin, yüce Allah’a arz edilip yükseldiği kutsal mekânlardır.

 Cami, Müslümanların buluştuğu, kaynaştığı ibadetlerine derecesi yüksek sevaplar aldığı, huzur duyulan yerlerdir.

 Cami, Müslüman olduğumuzun simgesidir. Günlük hayatımızın vazgeçilmez parçasıdır.

 Cami, vatanın tapusudur.

 Atalarımız, gittikleri, fethettikleri her yere ilk iş olarak cami yapmışlardır. Kesinlikle cami yıkmamışlardır.

 Bu nedenle siz de ‘Camii Kebir’i yıkmayın, maddi gücünüz varsa yeni camiler yapın, Hatta kendinize şimdilerde moda olan “VİP Camiler” yapın… Camii Kebir’in size ne zararı var? Camii Kebir’i yapanların kemiklerini sızlatmayın… Görüştüğüm cami cemaati, “Bu Cami’nin manevi hazzı bir başka, hem biz bu Cami’ye çok alıştık. Bu Cami yıkılmasın, ille de bir cami yapacaklarsa başka bir yere yapsınlar” diyor.

YÜCE ALLAH “YERYÜZÜNÜ SİZE MESCİT KILDIM” DİYOR

Cin Suresi, 18. Ayet’te, “Mescitler şüphesiz Allah’ındır. O halde Allah ile birlikte kimseye yalvarmayın ve kulluk etmeyin” buyrulmuştur.

                 Yüce Allah demiyor mu, “Yeryüzünü size mescit kıldım”. Yani her yerde ibadet mümkün ve de sadece namazla sınırlı değil. Şöyle ki;

Dostça verilen bir selam, gülümseme, kul hakkı, yetim hakkı yememe, hatta bir yetimin başını okşama, darda olana yardım, çalışanın hakkını teri kurumadan ödeme, yarattıklarına merhametle davranma, yeryüzünün havasını-suyunu kirletmeme, ağacını kesmeme, ormanını yakmama, hatta her fırsatta küçükte olsa bir fidan dikme, ailenin geçimi için çalışma ama namusuyla, hakkıyla ve benzer pek çok ibadet var ki, o nedenle yeryüzünü mescit kıldım diyor. Bir düşünün, bunların kaçını günlük hayatta yapıyorsunuz?

 PEYGAMBERİMİZ AĞILDA VE MAĞARADA NAMAZ KILMIŞ

                Tövbe haşa, sizler Peygamber’den daha mı üstünsünüz? Allah Resulü, nereyi bulduysa orada namaz kılmış, üstelik namaz kıldığı yerler de şimdikilerden daha sade imiş. “O zaman böyle modern ve lüks mimari tarzlar ve yapılar yoktu” dediğinizi, duyar gibiyim.

Enes b. Malik (r.a) şöyle anlatıyor: “Allah Resulü (a.s.) nerede namaz vakti girerse oracıkta namazı kılardı. Bazen davar ağıllarında da namaz kıldığı olurdu.”

Sevgili Peygamberimiz mağara da ve hatta çölün yakıcı kumları üzerinde bile namaz kılmıştır.

                Ve Sevgili Peygamberimiz bilmiyor muydu, istese yapamaz mıydı, yaptıramaz mıydı, en görkemli, en şatafatlı, en muhteşem ibadethaneleri?

 Şanına, mevkiine, adına yakışır yerlerde ikamet edip en görkemli tahtlarda oturamaz mıydı? Tam tersine en mütevazi yaşam biçimiyle örnek olmaya çalıştı. O gün, bir muhtaca iletemediği bir tek altın cebinde kalmışsa uyuyamıyordu.

             Hazreti Ömer bir tek aç varsa kendisini sorumlu tutup kahroluyor, bizzat halkına yiyecekleri elleriyle ve sırtında taşımıyor muydu? Aç kalan varsa bir kişi bile olsa, onu doyurmadıkça, kendisinin de gözü yemek görmüyordu.

            Peki şimdikiler ne yapıyor, “Deveyi hamutuyla götürüyorlar.” Sofralarında bir kuş sütü eksik. Fakirin elindeki yarım ekmek ve bir soğana bile göz dikiyorlar. Ondan sonra da Müslümanlıktan bahsediyorlar. Üstelik Müslümanlığı da tekellerine almışlar, kimseye vermiyorlar.   Sanki onlardan başka Müslüman yok?

            Gerçek Müslüman kendine, ‘O Yüce’ kişileri ve yaşamlarını örnek almalı, en gösterişli yerlerde, ipek halılar üzerinde, özel asansörle ulaşılan lüks mekânlarda namaz kılmaz.

            Namaz her yerde kılınabilir. Yeter ki namaz kılınan yer temiz bir mekân olsun..

Yüce dinimizde; açlara yardım, hastalara şifa, işsizlere iş, kulların hakkı konularında kurallar var.

                        CAMİ SAYISININ ARTMASI DİNİ GELİŞTİRMEZ

Camii sayısının artması dinin gelişmesi ve dindarlık sayılmaz. Peygamberimiz ve Kur’an da bunu dinde çürümenin bir alameti (izi) olarak görüyor. Sevgili Peygamberimiz, “Bütün ümmetlerin felaketleri mescit yapma yarışıyla başlamıştır. Benim ümmetimin felaketi de böyle başlayacaktır.” Buyurmuşlardır.

Bugünlerde dev cami tartışmaları da devam ediyor ve ülkemizin gündemini oluşturuyor. Lüks (VİP) camilerin hiçbirinde namaz kılınmaz. Bunlar zarar (mescid-i dırar) mescididir. Kuran-ı Kerim bunları vermiş.

Kur'ân-ı Kerîm'de:  "Bir de, müminlere zarar vermek küfrü kuvvetlendirmek, mü'minler arasına tefrika düşürmek için ve bundan evvel Allahû Teâla (cc) ve Resûl-i Ekrem (sav)'e savaş açan kimseyi beklemek maksadıyla bir mescit yaptılar. Ve "Biz bu mu mescidi ancak iyilik için bina ettik" diye yemin edeceklerdir. Allahû Teâla (cc) şahadet eder ki, onlar yeminlerinde yalancıdırlar."ı buyrulmaktadır.

İmam Kurtub-i (Rh-a), “Zarar, riya, şöhret üzerine yapılan bütün mescitler, ‘Mescid-i Dırar’ hükmündedirler ve bunların içinde namaz kılmak caiz değildir.”

Yine Tevbe Suresi 107. Ayet’te, “Müminlere zarar vermek, kendi küfürlerini takviye etmek, iman edenler arasına tefrika sokmak için evvelce Allah ve Resulü ile harp edeni bekleyerek mescit bina edenler,”Bundan maksadımız iyilikten başka bir şey değildir” diye yemin ederler. Onların yalancı olduklarına Allah şahadet eder.” Buyrulmuştur.

Bütün müfessirler (Kur’an’ı yorumlayan kimseler); Mescitlerin temellerinin takvaya dayanması hususunda müttefiktirler. Dünyevî hırs ve tamah içinde kıvranan insanların, mescit gibi maddî olan bir binanın, takva gibi manevî bir temele nasıl dayanacağını kavramaları oldukça güçtür.

 Yukarıdaki nedenlerle; Kur’an’ı Kerimi, Hazreti Muhammed’in hadislerini ve “İslam Tarihi”ni iyi bilmememiz gerekir.

Yine kendilerini sözde dindar diye tanımlayanların dininin temelinde üzülerek söylüyorum maalesef Kur’an yok. Çünkü bilmiyorlar. İnsanlar başka şeylerin arkasında koşuyorlar. Kur’an’ın söylediklerinden haberleri yok. Olsaydı, ilçemiz ve ülkemiz bu hale gelir miydi? Ahlaki ve manevi değerler hızla dejenere olmaya başlamış, genel olarak insanlar maalesef; Para, makam, mevki ve şöhrete tapar hale gelmiş…

Maun Suresi’nde:

1.      “Dini tekzip edeni (yalanlayanı) gördün mü?

2.      Bu o kimsedir ki, yetimi şiddet ve zorla itip kakıyor.

3.      Fakiri de doyurmaya teşvik etmez.

4.      Vay haline! o namaz kılanların ki,

5.       Onlar namazlarında gafildirler.

6.       Onlar riyakârlık yapanlardır.

7.       Ve zekâtı da menederler. “ Buyrulmaktadır.

Demek ki; sadece yatıp, kalkarak ibadet olmuyor. Önemli olan, ibadeti bilerek ve anlayarak yapmak ve uygulamaktır.

Böyle olmadığı için de ilçede bütün musibetler cirit atıyor.

 İLÇEDEKİ CAMİLER YETERLİ

İlçenin şu anda bir camiye ihtiyacı yok. Camii Kebir yeterli olup, şu anda ihtiyaçlara cevap veriyor. 5-6 milyon lirayı başka lüzumlu yerlere harcayın… İş yapacaksanız camilerdeki cemaatin sayısını artırın, camileri doldurun. İnsanlara ‘Gerçek İslam’ı anlatın; Vatandaşlar dinlerini bilerek yapsınlar ve yaşasınlar. Vatandaşlar genel olarak; eli, beli ve dili tutmayınca ibadete başlıyorlar. Gençken başlayanları bilerek ve anlayarak yapanları tenzih ederim.

En önemlisi de okudukları sürelerin Türkçe meallerini bilmiyorlar. Bu nedenle de istemeyerekte olsa birtakım günahları işlemeye devam ediyorlar.

Şöyle ki; İlçede üçü mescit olmak üzere 36 cami var. Bu camiler sadece Cuma namazlarında, Bayram namazlarında ve bir de Şehit cenazelerinde doluyor. Ramazan aylarında bile bir-iki gün doluluk yaşandı. Sonradan cemaat birkaç safa indi. Normal günlerde ise hemen her camide ancak 2-3 saf cemaati bile zor bulursunuz.

            Yok, efendim bunlara rağmen ilçenin büyük bir merkez camiye ihtiyacı var diyorsanız, 10-15 dönümlük bir arazi bulursunuz, buraya büyükçe bir cami yaparsınız. Bu caminin yanına küllüye yaparsınız, daha mükemmel olur. Böyle bir mekân ilçe içinde yok diyorsanız, ilçe dışında bir yer bulunabilir. Nasıl olsa bu çarpık kentleşme sonucu orası da bir müddet sonra ilçe merkezi olacaktır.

            CAMİİ KEBİR İLÇENİN EN SAĞLAM CAMİSİ

Cami Kebir, ilçenin en sağlam, en büyük ve tarihi camilerindendir. İki asır daha ayakta kalır. Cami avlusunda 50 yıllık kestane ağaçları, çam ve Akçaağaçları vardır. Muhtemelen cami inşasında bu ağaçlarda ya kesilecek ya da zarar görecektir. Hayatınızda bir ağaç diktiniz mi? Bir camiyi yıkıp yerine yeniden cami yapmak büyük bir israftır. İsraf ise dinimizce haramdır.

 Hem bu caminin sınırlı olan alanına ne kadar büyük bir cami yapabilirsiniz ki?

                Camii Kebir, 4 dönümlük bir arazi üzerine kurulmuş, çok sade, güzel bir Cami’dir. Üstelik 1600 kişinin rahatça ibadet yapabileceği şirin bir Camii’dir.

 Bu bölgenin camiye ihtiyacı yok. Etraftaki binaların tamamını istimlâk edip bu alanı 10-15 dönüme çıkartabiliyor musunuz, çevre yolları genişletebiliyor musunuz? O zaman mevzi bir proje ile, Cami yıkılıp, ortaya da büyük bir cami yapılabilir. Yoksa var olan camiyi yıkıp, aynı yere yeni bir cami yapmak ne dine ve ne de şehir plancılığına uygun olmaz. Sonra bu camiyi neden yıkıyorsunuz; Eskimiş mi, çökmüş mü? Camii’yle değil, insanlarla uğraşın, onlarla ilgili yatırımlar yapın… Yüce Peygamberimiz, “Sizin hayırlınız, insanlara faydalı olanınızdır” buyurmuşlardır.

 İLÇENİN VE ÜLKENİN ONLARCA SORUNU VARKEN…

İlçenin ve ülkenin; İşsizlik, eğitim, hastane, yol, altyapı… v.s. gibi onlarca, yüzlerce sorunu varken bir camiyi yıkıp diğerini yapmak, abesle iştigal değil de nedir? Mütevelli Heyeti şapkasını önüne koysun ve düşünsün…

Buradan Camii Kebir Mütevelli Heyeti’nin yetkililerine sesleniyorum: Gidin bakın hastane ve sağlık ocaklarına, tedavi için gerekli cihaz yok, ya da yetersiz veya miyarı dolmuş, çoğunda Emar, Tomografi ve Ultrason cihazları yok. Olanlarda da birkaç gün sonrasına randevu veriliyor. Hastalar günlerce ve aylarca sıra bekleyerek tedavileri gecikiyor. Ya da zamanında müdahale edilemediği için ölüyorlar. Yeterli yatak yok, hasta kabul edilemiyor. Kimi zaman ameliyattan çıkan hastayı bile yatıracak yer bulamıyorsunuz, ya da birkaç gün yatacak hastayı bir-iki gün yatırıp taburcu ediyorsunuz.

Acil hastalar kapılardan dönüyor, ya da diğer hastanelere sevk etmek zorunda kalıyorsunuz. Bu hastaların bazıları yollarda hayatını kaybediyor.

Hastane de ambulans sınırlı sayıda..Kimi hastalar ambulans beklerken yollarda ve evlerinde ölüyor.

Bu aksaklıklar Başkentin göbeğinde ve yanı başındaki ilçelerde bile oluyor. Bir de doğuyu ve özellikle köylerini düşünün, kimi yerlerde bir tek doktor dahi yok.

            Özellikle Doğu ve Güneydoğu’da, karda kızaklarla ya da sırtta taşınarak şehre ulaştırılmaya çalışılan hastalar düşünün çoğunun yollarda öldüğünü, pek çok kadının doğumda yine yollarda bebekleriyle öldüklerini düşünün, kalan öksüzlerini düşünün, kiminin yol açılamadığında ölüme teslim olduğunu düşünün. Medyada bu tür haberlere sık sık rastlıyoruz.

            Düşünün beyler düşünün, şapkanızı önünüze koyup düşünün; Eğitimsizliğin sonuçlarını, okulsuz yöreleri, açları, işsizleri, evsiz barksızları düşünün…

            Lütfen kendinize gelin, aklınızı başınıza devşirin ve bizim paralarımızı ve bizim hakkımızı lüks camilere değil, hastanelere harcayın, yatak kapasitesini genişletin, cihaz alın, olmayan yerlere hastane açın, doktor yetersizliği olan yerlere doktor gönderin. İlçemiz de bile hala doktor sıkıntısı var.

            Bırakın lüks camiyi, ilçede gereğinden fazla camii var zaten. Her mahallede 5-6 cami var. Gidin bakın o camilere, kaç kişi var vakit namazlarında, ve o imamlar kaç kişiye imamlık yapıyorlar? Sakın yazar camiye karşı diye aklınıza bir şey gelmesin…Elhamdülillah Müslümanım. Cami yapılmasına değil, sağlam caminin yıkılıp yerine yeniden cami yapılmasına karşıyım. Çünkü bu israftır. İsrafta dinimizce haramdır.

            Samimi Müslüman’a, gerçekten inanarak ibadet etmek isteyene imkân çok…

            İbadetini yapmak isteyene her yer ibadethane, ama hastaya her yer hastane değil, Öğrenciye her yer okul değil. Namaz evde de kılınır. Ama her hasta evde tedavi edilemez. Hele ki ameliyat hiç edilemez. Tedavi için özel mekân, özel donanım gerekli. Herkes de doktorluk yapamaz, her doktorda her hastaya bakamaz. O nedenle yeterli doktor da gerekli..

            Daha bilgili, daha aydın, daha bilinçli, daha yetkin olmak için okul gerekli, o okullara öğretmen araç, gereç ve laboratuar gerekli…

            Bir hastane veya bir okulun yapımına yardım ettiğinizde; Ve biliyor musunuz ki, bu vesileyle onlarca hasta ve eğitim gören ve de yakınlarından alacağınız dualar, “Allah razı olsun” deyişleri kaç rekat namaza bedel ve size cennetin en güzel köşelerinden bir yer hazırlayacak ve de bu uygulamanız Allah’ı nasıl da hoşnut kılacak, Allahın rızasını alacaksınız. Az şey mi bunlar?

            SONUÇ: İlçede yeterli sayıda cami vardır ve şu anda camiye ihtiyaç yoktur. Ayrıca cami yıkarak cami yapmak ise israftır. İsrafta dinimizce haramdır. Bir camiyi yıkıp yerine diğerini yapmak için en azından 5-6 milyon (eski parayla 5-6 trilyon) liraya ihtiyaç vardır. Bu para halktan toplanacaktır. İlçenin ve ülkenin yığınla sorunu vardır. Bu parayla;

            ilçeye 5-6 okul yapılır. Yeni eğitim sistemine göre yarın derslikler 50-60 kişilik olacaktır. Buna çözüm bulun.

Bir hastane yapılır.

 Bir fabrika yapılır. İnsanlar çalışarak alın terleri ile ekmek parasını kazanır.

İlçede sayıları hızla artan onlarca madde bağımlısı tedavi edilir.

Yine bu paraların içinde tüyü bitmedik yetimin hakkı vardır. Bunun hesabını nasıl vereceksiniz? Eğer iş yapacaksanız şu andaki camilerin içini cemaatle nasıl doldururuz? bunun çalışmalarını yapın. İnsanları camilere yöneltin ve gerçek İslam’ı öğretin…

Ayrıca bu parayı nereden, kimlerden ve nasıl bulacaksınız?

Üstelik ilçenin onlarca sorunu varken… Hani ne demişler, “Ayranı yok içmeye tahterevalli ile gider tuvalete.”

İlçede 36 cami var. Ama ilçede musibetler hala kol geziyor. İnsanlar camiye niye gider; Günahlarından arınmak için, tövbe etmek ve bir daha yapmamak için.. Ama ne hikmettir ki; Bir Müslüman da olmaması gereken unsurlar bu ilçede hala mevcut… Peki, ilçedeki 36 camiye rağmen ne değişti? Hiçbir şey.. Şöyle ki;

Fitne-fesat, gıybet, riya, dedikodu, kıskançlık, ahlaksızlık, zina, yalan, iftira, tefecilik, madde bağımlılığı, hırsızlık had safhada.. Ahlaki ve manevi değerler hızla dejenere olmaktadır.

Neden böyle oluyor dersiniz? Çünkü insanlar arkasından koştukları dinin ne olduğunu bilmiyorlar. Gerçek İslam’ı maalesef bilmiyorlar ve yaşamıyorlar.

Bırakın 36 camiyi, bir camiye giden bir saf insan gerçekten Mümin olsa, bu ilçede bu musibetler olur muydu? Maalesef Müslüman mahallesinde salyangoz satıyorsunuz.

İlçede, ‘Reklam Müslümanları’ çoğunlukta.. Vatandaşların çoğu Allah’tan korktukları için değil, diğer insanlardan korktukları için (ne derler diye) camiye gidiyorlar. Gerçek Müslümanları tenzih ederim. Bunun için de ilçede her türlü musibet kol geziyor. Neredeyse ‘Lut’un Kavmi’ gibi olacağız. Peki, bunların sorumlusu kim?

İlçede kafalar, özellikle de zihniyet değişmediği sürece kişi başına bir cami yapsanız, ne değişir?

Gerçek İslam; Kuran-ı Kerim ve Hazreti Peygamber’in hadisleri doğrultusunda yaşamaktır.

Zuhruf Suresi’nin 44. Ayeti’nde, “ Şüphe yok ki bu Kur’an sana ve ümmetine bir öğüttür. Ondan mesul tutulacaksınız.” Buyrulmuştur.

Bir başka ifade ile: “Bu Kur`an sana ve toplumuna elbette ki bir hatırlatıcı / bir düşündürücü / bir şeref / bir öğüttür. Bundan sorumlu tutulacaksınız.”

 İnsan bu ayeti de gördükten sonra, yani Yüce Rabbim sizi bu Kitap’tan sorumlu tutacağım demesine rağmen hala başka kitapların ve yolların peşine düşmek nasıl bir aklın ürünü olabilir dersiniz? Dilerim Rabbimden, “bizlere Kuran yeter” diyerek İslam’ı dolu dolu yaşayan kulları arasına bizleri sokmasıdır. Gerçek İslam ancak bu şekilde yaşanır.

                İslam Dini; iyilik, güzellik, dürüstlük, sevgi, hoşgörü gibi yüce değerler manzumesidir (sistemidir). İmamların görevi de bu değerleri insanlara aşılamaya çalışmaktır. Camii Kebir’in Mütevelli Heyeti, iş yapacaksa imamların bu çalışmalarına destek ve katkı sağlasın..

Müslümanlıkta söz konusu olan, ''Sözde değil, özde Müslümanlıktır”.

Reklam Alanı (İçerik Sonrası) Bu alana reklam ver

Yorum Yaz

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Çubuk Aksiyon haber ajansı gündem gazetesi

Cubuk-Aksiyon-Gazetesi-Haber-Ajansi-her-zaman-sizinle
MÜFİT ONBAŞI tarafından
21 Temmuz, 2020 10:41 tarihinde yayınlandı /Güncelleme: 22.03.2024 11:47
Okuma Süresi: 3dk
Yorum Sayısı: 2
Reklam Alanı (İçerik Öncesi) Bu alana reklam ver

Çubuk Aksiyon haber ajansı gündem gazetesi öncelikle Çubuk ilçesindeki bir kaç sayılı haber siteleri arasında gündemi takip ederek okuyuculara doğru bilgileri sunmaya devam ediyor.

Sloganımız ilçeye dair ne varsa burada

İlçede birkaç sayılı haber sitesi arasında olan ve “Çubuk’a dair ne varsa” sloganı ile Çubuk’ta haber, reklam, tanıtım ve rehber görevi üstlenen Çubuk Aksiyon Haber Sitesi kuruluş tarihi 2008 yılından bu yana aralıksız okuyucusuna hizmet vermeye devam ediyor. Haber sitemizde sizlerle haberlerimizde tarafsız yayıncılığımız ile görselliğimizi her daim paylaşmaya devam edeceğiz. İsminin değişikliğiyle dikkat çeken Çubuk Aksiyon, sürekli yenilenip, güncellenmektedir. Çubuk'ta haber ihtiyacına cevap verebilen haber sitesi olma özelliği yanı sıra, okuyucularına haber alış verişi sağlamaya devam ediyor. Maddi hiçbir beklentisi olmayan sitemizde tamamen gönüllü ve fahri muhabirler ile sizlere haber sunuyoruz. Haber sitemiz okuyucularına sağladığı kullanımı kolay, hızlı okuma, güzel bir görünüm özelliği ile okuyucularına haber akışı sağlıyor. Okuyucularımızdan aldığımız bu güçle de yayın politikasını değiştirmeden yolumuza devam ediyor.

Çubuk Aksiyon Gazetesi Haber Ajansı doğru haber kaynağınız

Çubuk Aksiyon Gazetesi - Haber Ajansı - İnternet Haber Sitesi imtiyaz sahibi olan Müfit Onbaşı açıklamasında: "Okuyucularımızın bize göstermiş olduğu ilgi, yardım ve yorumlarından dolayı çok teşekkür ederiz. Görevimiz ve işimiz olan gazetecilik mesleğimizde doğru ve kesin bilgi içeren haber yapmak önceliğimiz olmuştur. Bu konuda bizi herkes tanır. Haber sitemiz artık ulusal haber siteleri değerinde bir görünümdedir. Çubuk hakkında her türlü bilgi ve öğrenmek istediğiniz her türlü arşivi ile zengin bir içeriğe sahip. Haber sitemiz sürekli güncellenen ve yenilenen tasarımı ile kullanıcıya, habere hızlı ve kolay erişim imkânı sağlıyor. Haber okumayı kolaylaştıran zarif görünüm ve ergonomik yapı sayesinde ziyaretçilerimiz, artık web sitemizde daha fazla zaman harcıyor" diyerek devam etti.

Çubuk Aksiyon Gazetesi Haber Ajansı takipçilerine en doğru ve kesin bilgi sunar

Sizlere, 15 yılı aşkın tecrübesi ve deneyimli kadrosuyla ilçeye özgü, haber, fotoğraf ve video üreterek okuyucularına sunmaktayız. Çubuk’un gündemini takip eden ve yine ilçenin güncel haberlerini sizlere aktarmaya devam edecek olan cubukaksiyon.com web adresinden istediğiniz her şeye kolayca ulaşılabileceksiniz. Günümüz teknolojisine, değişime ayak uydurmak için siz değerli takipçilerimizin fikir ve görüşlerini değerlendirerek, sitemizi daima hem güncel tutuyor, bilgi ve tecrübelerimiz ile sistemimizi hem güçlü tutuyor, hem de sürekli yeniliyoruz. Yine okuyucularımızın ve abonelerimizin görüş ve fikirlerini değerlendirerek doğru kaynaklardan bilgi alarak haber ekliyoruz. Okuyucularımızın haberlere yazdıkları yorumlardan güç alarak onlara en güzel haberler sunmaya devam ediyoruz. Bizi ziyaret eden bütün takipçilerimize teşekkürü bir borç biliriz. Bizi izleyen, takip eden herkese teşekkür ederiz.

İyi kötü gününüzde her zaman yanınızdayız

Çubuk Aksiyon Gazetesi Haber Ajansı olarak okuyucularımıza bazen acı kötü haber verdik üzdük, bazen de mutlu iyi haber vererek yüzünü gülümsettik. Çubuk’un gündemini an an takip ederek, yine ilçenin güncel haberlerini sizlere aktarmaya her zaman devam ediyoruz. Birçok okuyucumuz bizi takip ederek bir eşiniz dostunuz iyi ya da kötü haberini bizden okuyarak öğrendi. İşimiz ilçede iyi, kötü, güzel ve mutlu tüm haberleri sizlere duyurabilmek. İlçede tabi ki kötü olayların olmasını bizde istemeyiz. Ama koca 100 bini aşkın bir ilçe her şey olabiliyor. Doğru kaynaklardan kesin bilgileri alarak kimseyi mağdur etmeden elimizden geldiği kadarıyla haberlerimizi insanları incitmeden yapmaya çalışıyoruz. cubukaksiyon.com sitemiz ile şimdiye kadar birçok okuyucusu ile haber, yazı, resim ve video göstererek okuyucumuzun beğenisini kazanmaya çalıştık. Bundan sonra da hedefini şaşmadan, internet haber okuyucularına, kaliteli doğru kaynaklardan haberlerimizi yine siz değerli o okuyucularımızın yorumuna sunacağız.

Günümüzde sosyal medya hesaplarında bir çok sayfa tarafından yüzeysel başlık şeklinde verilen yazılardan öte gazeteciliğin en önemli kaynağı olan 5N - 1K özelliğinde haber yapmaktayız. Bu vesile ile internetin vazgeçilmezi sosyal medya da , Facebook, İnstagram ve Twitter’da büyük bir organik takipçi kitlesine ulaştık. Son olarak sizleri değerli okuyucularımızı aramızda görmekten mutluluk duyar, iyi çalışmalar dileriz. Enerjimize güç kattığınız için teşekkür ederiz. “Bir gün bizi ziyaret edeceğinizi biliyorduk. Aramıza hoş geldiniz. Artık şuan bizi siz dâhil herkes tanıyor”

Reklam Alanı (İçerik Sonrası) Bu alana reklam ver

Tefekkür ile meçhul bu insan

Çubuk Aksiyon tarafından
07 Aralık, 2025 14:00 tarihinde yayınlandı /Güncelleme: 08.12.2025 09:54
Okuma Süresi: 10dk
Yorum Sayısı: 0
Reklam Alanı (İçerik Öncesi) Bu alana reklam ver

Bundan önceki “İNSAN BU MECHUL” başlıklı yazımda, yaratılmışların en mükemmeli insanın, vücudundaki mûcizevî sırlardan bahsetmiştim. İnsan beyninin hafıza gücünün, parmak izlerindeki farklılıkların ve gözlerden fışkıran enerjinin hikmetlerini açıklarken, bedenimizdeki tüm uzuvların hayâtî faydalarını vurgulamıştım. Bu konuda okuyucularımdan çok sayıda telefon, e.mail ve sair yollarla sitayişkâr yorumlar aldım. İlim ve kalem erbabı kimi dostlar teşekkür meyanında ilave bilgiler de verdiler. Bu sebeple TEFEKKÜR konusunda bir yazı hazırlamaya karar verdim. Bilindiği üzere; kâinatta hiçbir varlık başıboş ve gayesiz değildir. O halde bu kadar mükemmel surette, esrar ve mûcizeler ile dolu olarak yaratılmış insan; acaba gayesiz ve başıboş olabilir mi? Hem de kendiliğinden kör tabiatın eseri olarak meydana gelebilir mi? İşte bütün bu soruların cevabını bulmak üzere, bizden başka hiçbir canlıya bahşedilmeyen aklımızı kullanarak, beynimizin sınırsız hafıza gücü ve letâifin mânevî rabıta bağı imanımız ile, derin derin tefekküre (düşünmeye) dalmak zorundayız. Kur’ân-ı Kerim’de sıkça tekrar edilen ikazlardan biri, “Aklınızı kullanmıyor musunuz?”  mealindeki “Efelâ tâ’kılûn” bir diğeri de “Siz hiç düşünmez misiniz?” mealindeki “Efelâ tetefekkerûn” hitaplarıdır. Bu ayetlere göre; Müslümanlar akıllarını kullanmak ve tefekkür etmek zorundadırlar.  Şu halde kimi cemaat mensubu kardeşlerimizin, şahsi işlerinde akıllarına göre hareket ettikleri halde, sosyal münasebetlerde aklı-selime ve şer’i şerife aykırı emirlere, körü körüne tabi olmaları çok yanlıştır. Bunun vebali de büyüktür. Halbuki; Hz.Peygamberimiz “Hâlika isyan konusunda, hiçbir mahluka itaat yoktur.” Buyurmuştur. Tefekkür etmek, aklımızı, beynimizi ve muhakeme gücümüzü kullanmak hususunda ayet ve hadisler o kadar çoktur ki, yazımızın çerçevesine sığdırmak imkânsızdır. Sayısız İslam mütefekkirleri, müçtehitler, mezhep imamları ve tüm üstadlarımız akıllarını torbaya koymayıp, ilim-irfan ve irşat yolunda gece gündüz çalışmışlardır. Hz.Peygamberimiz (s.a.v.) Ebu Hüreyre’ye “Bir saat tefekkür edip düşünmek bir sene ibadetten daha hayırlıdır.” buyurmuştu. İbn-i Abbas’a ise “Bir saat tefekkür edip düşünmek yedi sene ibadetten daha hayırlıdır.” Hz.Ebu Bekir’e de “Bir saat tefekkür yetmiş sene ibadetten daha hayırlıdır.” Buyururken tefekkür konularının farklarını vurgulamıştır. İnsan kimseden dini telkin almamış olsa bile, sırf kendi aklıyla kâinata bakarak, yüce Allah’ın varlığını ve kudretini idrak edebilir. Varlığın bilmeye ne hacet kürre-i âlem ile. Yeter ispatına halk ettiğin bir zerre bile. Allah’ın zatı üzerinde düşünmek ve onu aklımızın çerçevesine sığdırmaya çalışmak doğru değildir. Hz.Peygamberimiz bu konuyu tartışan eshabına hitaben, “Allah’ın yarattıkları üzerinde düşünün, Fakat zatı hakkında sakın düşünmeyin. İdrakiniz yetmez.” Buyurmuştur. İDRÂKİ MEÂLİ BU AKLA GEREKMEZ. ZİRA BU TERAZİ BU KADAR SIKLETİ ÇEKMEZ. Uzay çok büyük olmasına rağmen sınırsız değildir. Galaksimiz, güneş sistemi, dünyamız, ay, yıldızlar ve binlerce gezegen göklerin ve yerlerin hepsi Allah tarafından yaratılmış olup, belirli eksenleri üzerinde hareket halindedirler. Hepsi de Allah’a hamd ederek tesbih ederler. Fakat biz onların tesbihat dilini anlayamayız. Evrendeki bütün varlıkların evveli ve âhiri vardır. Ezelî ve ebedî olan sadece Hz.Allah’tır. Yaratılmış her şey günü vakti saati gelince helak olacaktır. Bizi yoktan var ederek insan olarak yaratan, hayat veren, sayısız nimetlerle donatan ve en önemlisi İslam ile şereflendiren Hz.Allah’ı tefekkür edip, teşekkür etmeliyiz. Onun verdiği nimetlerin çeşitlerini saymak isteseniz, ömrünüz boyunca sayamazsınız. Var oluş konusunda patlama teorilerine bakmayın. Olmayan bir şey nasıl patlar? Olan bir şey nasıl yaratılmamış olur? Varlıklar âlemini milimetrik bir denge içinde yaratıp yöneten ilâhi kudreti görmemek için akılsız olmak lazım. Bu hayat nizamının fani olduğunu ve bir gün sonu geleceğini de kabul etmeliyiz. Yani âhiret vardır. Bir ömür boyu beyin hafızamıza kaydedilen bilgiler, belgeler (amel defterleri) önümüze konulacaktır. İşlediğimiz iyi veya kötü her şeyi apaçık göreceğiz. Ağzımız inkâr edemeyip mühürlenecek, ellerimiz konuşacak, ayaklarımız şahitlik yapacaktır. Şimdiden hayatımızın muhasebesini iyi yaparak: kibir, riya, haset, cimrilik, aşırı hırs ve şehvet ve benzeri mânevî hastalıklardan arınmak üzere, tevbe etmeli, tam bir ihlas ve sadâkatle ibadetlere devam etmelidir. Akıllı insan, doğum ve ölüm denilen iki karanlığın arasındaki kısacık hayatın zevklerine tapmadan, yaratıcısını idrak ederek ebedi hayata hazırlanan kişidir. HÜDAYA EMANET OLUNUZ.   Yazarın diğer yazıları İNSAN BU MECHUL - SELÂM Kâinatın en güzel ve mükemmel varlığı insan; sırlarla dolu çok değerli bir nüvedir. Ancak vahdet-i vücut felsefesine inananların iddia ettiği gibi, Allah’ın zatının bir parçası olmayıp, Yüce yaratıcının esmasının, ve ef’âlinin  tecellisi ile yoktan var ettiği, yaratılmış akıllı tek varlıktır. Bedeni, beyni, aklı, ruhu, kalbi ve letâifi ile tümüyle insanın esrarını çözmek, anlamak ve anlatmak neredeyse imkânsızdır. Hz.Peygamberimiz; “Kim nefsini bilirse, ancak Rabbini bilmiş olur.” Hadis-i şerifi ile, insan bünyesindeki tüm kötü eğilimlerin odağı nefsi-emmârenin tehlike ve düşmanlığını anlayan kimse, ancak Rabbini anlamış ve iman etmiş olabilir buyurmuştur. Bazı hadis âlimleri, buradaki (nefs) kelimesini zat anlamında tefsir ederek, şöyle mânâ vermişlerdir: “Kim insanın zatındaki sırları anlayabilirse, ancak o zaman kendisini yaratan Rabbinin kudret ve azametini anlamış olur.” Elektronik bir cihazı (makineyi) andıran vücudumuzdaki bazı özellikleri düşünelim; yaklaşık 100 milyar hücreye sahip insan beyninin öğrenme, belleme ve hafıza gücü, bilgisayarların en gelişmiş elektronik belleklerinden kat kat fazladır. Üstelik bellekler sesi, ısıyı, dumanı vs. algılarken, dumanın kokusunu, meyvenin lezzetindeki başkalığı, sesteki mânâyı algılayamıyor. “Geçici hafıza” ve “kalıcı hafıza” diye tasnif edebileceğimiz beynimiz binlerce bilgiyi depo edebilir, yine de boş yer bulunur. Hiç kimse hafızasını ağzına kadar dolduramaz. Kâinatta hiçbir şey boşuna hikmetsiz yaratılmadığına göre, Acaba Allah’ın vücudumuza yerleştirdiği bu güçlü hafızanın sırrı, sebebi nedir? Allah’a ve âhiret gününe inananlar için bu sorunun cevabı gayet kolaydır. Mahşer günü yaptıklarından hesaba çekilecek olan insan, kendi hafızasına ömür boyu kaydedilen tüm yaptıklarını bir bir hatırlayacak ve görüntüleriyle birlikte amel defteriyle karşılaştırılacak, tabi ki, inkar edemeyecektir. Vücudumuzdaki mûcizevî sırlardan birisi de parmak izleridir. Dünyadaki insan sayısınca farklı parmak izleri vardır. Asla yanıltmayan bu kimlik kartları, kriminalciler için eşsiz bir delildir. Parmak izleri öylesine hârika bir yaratılışa sahiptir ki, insan ne kadar yaşlanırsa yaşlansın, ne değişiyor ne de kayboluyor. Hatta üst deri yüzülse yerine çıkan deri aynı özelliklere sahip oluyor. Yanan parmaklar bile tedavi edilince eski özelliğini koruyor. Mukaddes kitabımız Kur’an-ı kerimde, Kıyamet süresi üçüncü ve dördüncü ayetlerle bildirilen PARMAK UÇLARI MÛCİZESİ tam 13 asır sonra 1875 yılında Sir Edward Henry tarafından tespit edilerek, polis teşkilatlarınca resmen delil olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ağız, burun, göz, kulak gibi uzuvlar ne kadar farklı olsalar da, birbirlerine benzeyebilirlerdi. İkiz, üçüz, beşiz insanlar vardı. Şaşırmak mümkündü. Ama parmak uçlarındaki çizgiler, şaşırtmayan genetik kodlara sahipti. Milyarlarca insanın parmak izlerini birbirinden farklı olarak yaratan yüce Allah (c.c.) elbette ki, onu öldükten sonra tekrar yeniden yaratmaya Kâdirdir. Çünkü insan öldükten sonra, bütün hücreleri zaman içinde çürüyüp yok olabilir. Ancak kuyruk sokumundaki (acebüzzenep) denilen çekirdek kök çürümez ve yok olmaz. O çekirdek insanın atomudur. Bunun kanıtı da parmak izleridir. İşte öldükten sonra tekrar dirilmek anlamındaki kıyamet günü insanlar bu köklerinden ve aynı izlerle yaratılacaklardır. İlim adamları insanın ve kâinatın sırlarını araştırdıkça, Allah’ın sonsuz kudretini daha iyi anlayacaklardır. İlim ve fen inkişaf ettikçe bu ve benzeri ilâhi mûcizeler ortaya çıkacak, insanlar İslâm’a yöneleceklerdir. Bakışlarımızla gözümüzden fışkıran güçlü enerji de bir sırdır. Bazı kişilerin filtresiz bakışından zararlı enerji akımı nedeniyle, muhatabının hastalandığını biliyoruz. Biz buna “nazar değmesi” diyoruz. Kimi Allah dostlarının şefkat ve himmet nazarlarının ise ruhlara şifa ve dertlere deva olduğunu da biliyoruz. Şöyle bir senaryo düşünelim;  2 yaşına girmiş bir bebek yavaş yavaş  sobaya yaklaşır. Oynarken birden bire eli, yanan sobaya değer. Müthiş bir acı ile ağlayarak hemen geri çekilir. Zira vücuttaki tüm hücrelerden ayrı ayrı, beyne giden telefon sinyali ile, (elde yangın var) alarmı verilmiştir. Otomatik telefonlar çalışmaya başlamıştır. Beyin anında hemen çocuğun eline “Geri çekil” talimatı vermiştir. Beyin göze de talimat vererek “derdimiz, acımız var. Ağla!” demiştir. İşte şimdi ağlama sesine koşan genç anne, yanık için ilk yardımı yaptı ve: -“Çok şükür! Allahım!!! Yavrum tamamen yansaydı. Ne yapardım” dedi. Hem ağladı hem de yanma hissini veren rabbine şükretti. HÜLASA OLARAK: Bütün uzuvlarımız, hatta kestiğimiz saçımız, tırnağımız, kaşımız, kirpiklerimiz hepsi sayısız hikmetleri ve yararları olan birer nimettir. İşte bu mükemmel elektronik vücut makinesini, ilâhi kullanım kılavuzuna uygun şekilde hayırda kullanmak ve kıymetini iyi bilmek gerekir. Yazımı Muhteşem Süleyman Kânûninin dizeleriyle bitiriyorum: Halk içinde muteber bir nesne yok Devlet gibi, Olmaya Devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi. Olsa kumlar sayısınca ömrüne haddü-adet Gelmeye bu şişe-i çarh icre bir saat gibi.   Yazarın Diğer Yazıları İLÂHΠ ADALET  -  SELÂM Emekli Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanması, Türkiye’nin geldiği noktayı göstermesi bakımından dikkate şayan bir olaydır. Elbette ki, birilerinin tutuklanmasına sevinecek ve oh olsun diyecek değiliz. Yargılama bitmeden peşinen suçlu veya suçsuz da diyemeyiz. Ancak 27 Mayıs 1960 ihtilâlinden beri, yarım asırlık darbeler tarihine baktığımızda; nereden nereye geldiğimizin sembolik göstergesi bu olayda, ilâhî adaletin tecellisini görürüz. İşin püf noktası şudur; Cenab-ı Hakkın 99 Esma-i Hüsna’sından (güzel isimlerinden) birisi (EL-ADL) ADALETTİR. Allah (c.c.) mutlak Âdildir. Mülkün (Kâinatın)temeli adalettir. Zerreden kürreye kadar tüm varlıklar; çok hassas, milimetrik bir denge üzerinde yaratılmış ve öylece devam etmektedir. Mevsimlerin gelip-gidişi, gündüzün geceyi takip edişi, dünyamızın ve diğer gezegenlerin yörüngesinde bir milim dahi şaşmadan hareket etmeleri, hepsi hassas dengeler üzerinde cereyan eden ilâhi adaletin eseridir. Adaletin olmadığı yerde zulüm ve haksızlık vardır. Denge bozulmuş demektir. Denge bozulunca da ayakta durulamaz, yıkım olur. Bu sebeple, Hz.Peygamberimiz Cuma hutbesinde,”Şüphesiz Allah adaleti,iyiliği ve yakınlara yardımı emreder. Fuhşu, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar. Tutasınız diye size (Allah) öğüt veriyor.”mealindeki (Nahl 90.) ayeti okuyarak adaletin önemini izah etmiştir. Bu sünnet asırlardır İslam Aleminde her cuma hutbesinde devam etmektedir. Buna istinaden Hz. Peygamberimiz “Mülk küfürle devam edebilir. Ama zulümle asla ayakta kalamaz.” buyurmuştur. Divan edebiyatımızdan şu güzel mısraları günümüz Türkçesiyle veriyorum: Cümle eşya hâlikındır, kul eliyle işlenir, Emr-i Barî olmadıkça sanma ki, bir çöp deprenir. Hak kulundan intikamın,yine kul ile alır, Bilmeyen ilm-i ledünnü anı kul etti sanır. Ne kahrı desti-âdâdan (düşmanlar) ne lütfu âşinadan(dostlar)bil, Umûrun (işlerini) hakka tefviz(havale) et,Cenab-ı Kibriyadan bil. Şimdi yarım asır öncesine 27 mayıs 1960 darbesine bakalım: Demokratik yolla milletin ezici çoğunluğunun oylarıyla seçilmiş Menderes hükümeti, silahlı kuvvetlerce devriliyor, iktidar mensupları Yassı ada’da kurulan sözde Yüksek adalet divanında, ağır hakaretler altında yargılanıyor. Merhum Menderes ve iki bakan idam ediliyor. Genel Kurmay Başkanı Merhum Rüştü Erdelhun paşa idama mahkum ediliyor ve askerlerin hakaretlerine maruz kalıyordu. Daha sonra,12 mart 1971 muhtırası, 12 Eylül 1980 darbesi, uyarı, bildiri ve sair irtica teraneleriyle her 10 yılda bir milletin temsilcileri alaşağı ediliyor, değerleri çiğneniyordu. Müslüman Türk milleti üzülüyor, bunalıyor, ama sabırla vakarını koruyor, sokağa dökülmüyor, işi Allah’a havale ediyordu. En nihayet iktidara yürüyen, Sayın R.Tayyip Erdoğan, ders kitaplarında yer alan bir şiiri okuduğu için hapse atılıyordu. Hatta Başbakan iken partisi kapatılmaya ramak kalmıştı. Asıl görevi vatan savunması olan TSK nin bazı mensupları, hâlâ darbe planları yapıyor. Kaos ve dehşet senaryoları hazırlıyorlardı. İşte bütün bu olup biten haksızlık ve zulümler, naçiz kanaatime göre, gayretullah’a dokundu. Burç döndü, İlâhî adalet tecelli etti. 9 yıl önce hayal bile edemeyeceğimiz demokratik gelişme ve özgürlükler elde edildi. Tarafsız ve âdil yargı işbaşına geldi. Adaletten söz etmişken, İslam adalet sisteminden ve Osmanlı adaletinden birer örnek sunmak istiyorum. Übey-ibni Ka’b adındaki bir sahabi, Halife Hz.Ömer aleyhine bir dâva açar. Hakim Zeyd-ibni Sabit davetiye ile Hz. Ömer’i duruşmaya çağırır. Mahkeme salonuna gelen Hz.Ömer’e hakim tarafından yakınında bir yer gösterilmesi üzerine, Ömer; “Bu ne hal?” der. “Beni davacının yanında değil de kendi yakınında oturtman tarafgirliktir.” Hakim Zeyd’in cevabı şudur: -“Allah’a ve âhiret gününe imanı tam olan bir hakimin taraf tutması imkansızdır. Benim hep uyguladığım usulümdür. Dâvalıyı en yakınıma alarak, ifade verirken, göz ucuyla mimiklerini, vücut dilini ve ruh halini de anlamaya çalışırım.” Hz.Ömer teşekkür eder. Allah’a hamd eder. Osmanlı Devletinin altın yıllarında, Fatih Sultan Mehmet Han devrinde Konyalı bir tüccar, İtalya’dan kumaş ithal etmek ister. Venedik’ten gemiye yüklenen kumaşlar İstanbul’a doğru yola çıkmış, fakat yolda gemi batmıştı. Parasını alamayan Venedikli tüccar, Konya kadısına başvurmuş: -Ben görevimi yaptım. Malları gemiye yükledim. Paramı isterim. Konyalı tüccar ise: -Sipariş ettiğim malları teslim almış değilim. Bedelini ödemem mümkün değildir. Derler… Konya kadısı Hârim efendinin hükmü şudur: “Venedikli tacir siparişi gemiye yüklemiştir. Geminin batması yüce Allah’ın takdiridir. Venedikli davacı malın bedelini alacaktır.” Beklemediği bu adalet karşısında hayran kalan İtalyan tüccar, Hıristiyanlıktan ayrılıp, Kelime-i Şehâdet getirerek Müslüman olur… HÜDÂYA EMANET OLUNUZ…   Yazarın Diğer Yazıları Selam Çağımızda baş döndürücü hızla gelişen bilim ve teknoloji sayesinde, ulaşım ve iletişim alanında kullanılan çeşitli alet ve cihazlar bizlere sunulan büyük nimetlerdir. Artık kâğıt, kalem, mürekkep, daktilo vs. gibi malzemeler gerekmeden bilgisayarın tuşuna basarak istediğimiz bilgi alış verişinde bulunabiliyoruz. Bilgi, duyuru ve düşüncelerimizi kolayca paylaşabiliyoruz. Cenabı-Hakkın lütfettiği bu imkân ve nimetleri düşünerek, bazı dost ve arkadaşların da istekleri doğrultusunda, ben de müktesebatımı, görüş ve düşüncelerimi paylaşmaya karar verdim. Rabbimin verdiği ömür ve imkânlar ölçüsünde buradan sizlere (SELAM) başlığıyla sesleneceğim. Dînî, ahlâkî, sosyal ve kültürel konularda haftada bir gün yazmaya çalışacağım. Bu adımı atmamda 3 ana faktör etkili olmuştur; Bunlar şunlardır: 1-İletişim teknolojisini hayırda kullanmak ve bu nimetin hakkını vermek, 2-Emri-bil’mâruf, nehyi-anil’münker diyebileceğimiz tebliğ vazifem, 3-Sahip olduğum, nâciz bilgi ve birikimin benimle toprağa gitmemesi. Burada hemen belirtmeliyim ki; Hata, eksik ve fazlalıklarım olursa, samimiyetime hamlederek hoş görmenizi dilerim. Sürçü-lisan olursa afv ola. Bilindiği gibi; çalkantılar, kavgalar, çatışmalar, açlık ve sıkıntılarla dolu bir sorunlar yumağı halindeki dünyamızda huzur içinde yaşamaya çalışıyoruz. Mum ışığıyla aradığımız bu huzuru yakalamak için, sorunların çözümünde bir nebze olsun hizmetim geçerse ne mutlu bana. Ayrıca teknolojinin kötüye kullanımı yüzünden ve diğer nedenlerle oluşan, korkunç ahlâkî erozyon sonucu; fenalıkların ve sapık akımların yayıldığı bir ortamda, materyalizmin girdabında boğulmak üzere olan, bunalım içindeki insanlara el uzatarak, irşat ve hidayetlerine vesile olmaya çalışmak en başta gelen vazifemizdir. İmam Taberânînin naklettiği bir Hadisi şerifte Hz. Peygamberimiz (S.A.V.) şöyle buyurmuştur. “Ey Ebu Râfî! Senin iki elin üzerinden (senin gayretlerinle) Hz. Allah’ın bir kulunu hidayete erdirmesi senin için üzerine güneşin doğduğu her şeyden hayırlıdır.”  Hz. Peygamberimizin “Din nasîhattir” Hadisi de bu vazifemizi en güzel şekilde özetlemektedir. Şu halde, yangını görüp, canhıraş bir şekilde bir kova su ile de olsa söndürmeye çalışmak gerekirken, seyirci kalmak, hatta keyfince yan gelip yatmak ne büyük bir gaflettir. Günümüzde yaşanılan olaylar gösteriyor ki, teknoloji hangi seviyeye ulaşırsa ulaşsın, ilmî gelişmeler hayatı ne kadar kolaylaştırırsa kolaylaştırsın DÜNYA NİMETLERİNİN HİÇBİRİ İNSANOĞLUNUN RUHUNU TATMİN ETMİYOR. İnsanların pek çoğu mânevî buhran ve psikolojik bunalım içinde. Kısa bir süre önce medyamızda yayımlanan istatistikî bir rapora göre; Türk toplumunun %50 den fazlası psikolojik tedaviye ihtiyaç duymaktadır. Psikiyatri kliniklerine başvurular artmıştır. İnsanların bunalıma girmesi, iç huzuru bulamayarak psikolojisinin bozulması, cinnet, şiddet ve intihar vak’aları acaba salt ekonomik nedenlerle açıklanabilirmi? Maddenin ve materyalizmin ağır baskısı altında ruhen bunalan insanlar, uyuşturucuya, alkole ve nefsanî eğlencelere başvursalar da bir türlü tatmin olmuyorlar. Çünki tedavinin yolu başkadır. Cenabı Hak ayetinde bu reçeteyi açıklamıştır. “Dikkat edin!İyi anlayın! Ancak ve sadece Allah’ı zikretmekle kalpler mutmain olabilir” (Rağd  28) Yani huzurun yolu ve bunalımdan çıkışın ilacı imanla Allah’a yönelmektir. Hatta iman ve zikir sadece ruhî değil,bedeni rahatsızlıkların tedavisinde de etkilidir. Günümüzde modern tıp bunu kabul etmiş ve kısmen uygulamaktadır. Pek çok Türk bilim adamı gibi, ABD. Cerrahlar Birliği üyesi ve mühtedî Dr.Poll Ernest Adolph yıllarca yaptığı klinik çalışmaları  ve hastaları üzerinde tetkikleri sonucunda;  şunları söylemektedir. “Öyle inandım ki, hakikî ilaç aynı anda hem ruha, hem de cisme şamil olmalıdır. Tıbbî ve cerrahî mâlûmatımı, Allah’a imanım ve ilmimle tatbik etmenin vazifem olduğunu idrak ederek, bu iki yönü sağlam bir esasa bağladım. Ancak bu yolla hastalarımın muhtaç olduğu ilacı onlara sunmaya muvaffak oldum. Tıbbi çalışmalarım esnasında, maddi bilgilerim yanında, manevi bilgilerle de mücehhez olduğum zaman birçok hastalığı gerçekten tedavi edebileceğimi anladım. Eğer insan bu tıbbi çalışmadan Rabbini uzaklaştırırsa, bütün çalışmaları, yarım doz verilen ilaç kadar bile tesirli olmaz.” Hepimiz gayet iyi biliyoruz ki, İnsan ruh ve bedenden ibarettir. Birindeki hastalık diğerini de rahatsız eder. İşte acizane biz burada, Kur’an eczanesinden devşirdiğimiz hayat ve huzur reçetelerini sunmaya çalışacağız. Hüdaya emanet olun.

Reklam Alanı (İçerik Sonrası) Bu alana reklam ver

Yorum Yaz

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.